İran Filmleri

Samira Makhmalbaf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Samira Makhmalbaf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2017 Salı

Bicycleran - The Cyclist - Bisikletçi Filmi

  • Bicycleran - The Cyclist - Bisikletçi Filmi

Fedakarlığın o saf duygusunu da içimize işlemesine engel olamayacağımız bir film.
Afganistan bundan 250 yıl önce İran’a aitti. 80’li yıllarda Sovyetlerin işgali ve ardından Taliban’ın iktidara gelmesinin ardından 6 milyon Afgan insanı ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Bunlardan 2.5 milyonu ise İran’da mülteci olarak yaşamaya başladı.
İran sinemasının en yetkin isimlerinden biri olan Mohsen Makhmalbaf filmde İran'da yaşayan bir Afgan göçmen üzerinden İran'ın ve İran'daki göçmenlerin sefaletini en acımasız biçimde gözümüze gözümüze sokuyor.
İran'a Afganistan'dan göç etmiş fakir bir adam olan Nesim kuyu kazarak geçimini sağlamaktadır. Ağır bir hastalığa yakalanan karısının bakımını karşılamakta zorlanır, daha çok paraya ihtiyacı var ve para için karanlık yollara sapmamaya gayret etmektedir. Bir umutsuzluk anında bir arkadaşının vasıtasıyla karşılaştığı bir bahisçi ona para kazanması için zor bir teklif sunar. Sonunda bir 7 gün aralıksız bisiklet sürmesini ve onu izleyen ve bahis oynayan insanların yardımıyla ihtiyacı olan parayı kazanabileceğini söyler.Daha önce üç gün üç gece aralıksız bisiklet sürmüş olan Nasim teklifi kabul eder. 7 gün 24 saat boyunca bisiklet kullanmak üzere harekete geçer. Böylece adına açılan bahislerden para kazanabilecektir.
Filmin konusu; Makhmalbaf'ın söylediğine göre kendisi 7-8 yaşlarındayken yaşadığı kasabaya gelen ve 16 gün boyunca durmadan bisiklet süreceğini iddia eden bir göçmenin hikayesinden esinlenmiş film için. 
Allah'a inanma konusunda en çok 'bilgiye' sahip olmalarına rağmen, parayı bir insanın hayatından daha çok seven para babalarıyla bu filmde tanışacaksınız.



  • Yönetmen: Mohsen Makhmalbaf
  • Senaryo: Mohsen Makhmalbaf
  • Görüntü Yönetmeni: Ali Reza Zarrindast
  • Kurgu: Mohsen Makhmalbaf
  • Yapımcı: Mohsen Makhmalbaf
  • Müzik: Madjid Entezami
  • Yapım Yılı: 1987
  • Yapım Ülkesi: İran (Nema-yı Nezdik)
  • Orijinal Dil: Farsça
  • Orijinal Adı: The Cyclist / Bicycleran 
  • IMDB: 7,4
  • Süre: 95 dk
  • Tür: Dram
  • Vizyon Tarihi: 09 Eylül 1998(Fransa)
  • Oyuncular: Mahshid Afsharzadeh, Firouz Kiani, Samira Makhmalbaf, Mohammad Reza Maleki, Esmail Soltanian, Moharram Zaynalzadeh 
 Umudu pedal da bir adam.. Nasim'in kaslarındaki ağrıyı bizzat hissediyoruz.
Birey ve sosyo-politik topluluk arasındaki ilişkiye dair nokta atışı çözümlemeler içeren, postmodern İran sinemasının yeni gerçekçi filmlerinden biri. İnsancıl, estetik bir sinema dili içerse de, “Her şey zıddıyla kaimdir” dercesine, insan çaresizliğini, sömürüsünü ve gaddarlığını anlatmaktan kaçınmayan eleştirel bir dili de var. Filmin çok fazla teknik eksikliğe sahip olsa da dar çerçevede mülteci sorunu, geniş çerçevede insanlık sorununa parmak basması ile konu ve anlatım biçimi o kadar yalındır ki, birçok şeyin üstünü kapatır. 

Film, dairesel bir pistte motorsikletiyle gösteri yapan bir adamla girizgah yapıyor. Filmin bütününe hakim olan bu sonsuz devinim, motorsikletiyle hiç durmadan dairesel hareketler çizen ve bundan para kazanan adamla başlıyor. Bu motorsikletli adamın arkadaşı Nasim, oğlu Jomeh ve karısıyla birlikte Afganistan’dan göç edip İran’a yerleşen milyonlarca mülteciden biri. Karısı ölümcül hastalığa tutulan Nasim’den tedavi için, sonundaki sıfırların altında ezileceği miktarda paralar isteniyor. Nasim’in elinde olan paralar karısını hastaneye yatırmaya bile yetmiyor. Kuyu kazarak geçinen Nasim’in acilen para bulması demek, ya illegal işlere bulaşması ya da kendi canından vazgeçmesi demek. İkisini de deniyor Nasim. Kaçakçılarla anlaşıp kamyon şoförlüğü yapmak istiyor ancak polislere yakalanıyor. Diğer mültecilerin yaptığı gibi, gidip bir kamyonun altına yatıyor. Para için canından vazgeçen bu adama para vermedikleri gibi, bir güzel de dövüyorlar. 2 Afgan işçiyi 30 tomana çalıştıran işverenlere gidiyor ama orası da insanların çalışmak için birbirini ezdiği bir savaş alanı. Nihayetinde, en iyi bildiği işten başka elinde bir şey kalmıyor. Arkadaşı sayesinde eski bir sirk işletmecisiyle anlaşıyorlar. Daha önce Afganistan’da 3 gün boyunca bisiklet sürerek şampiyon olan Nasim, bu kez 7 gün için anlaşıyor. 7 gün boyunca bisikletin üzerinden hiç inmeyecek, bu sayede karısının hastane masraflarını karşılayabilecek.
“Onun adı Nasim veya Bâd-ı Sabâ ama o tufanlar yaratıyor!”
Nasim bir anda tüm insanların ilgi odağı haline geliyor. Bir satıcı (sirk sahibi) ve pazarlanan bir eşya (Nasim) olunca piyasası da oluşuyor haliyle. Olayin geçtiği yerde; dürümcüler, tatlıcılar, çiçekçiler, seyyar satıcılar, falcılar, bahisçiler doluşuyor meydana. Herkes bu isten ekmek yemeye başlar. Nasim üzerine bahisler oynanıyor. Nasim dikkat çekmeye başladıkça satıcı malını yağlayıp ballıyor.

“Nasim Hindistan’da bakışlarının sertliğiyle bir treni durdurdu. Onun adı Nasim ama o tufanlar yaratıyor!”
Ortada bir başarı varsa bu başarıdan nemalanmaya çalışanlar da olacaktır pek tabi. Yerel ekonomiyi kontrolü altında tutan Batı tarzı giyimli, siyah gözlüklü mafya babaları, üçkağıtçılar, siyasetçiler paranın kokusunu alınca, Nasim altın kafese konuluyor hemen. Doktorlar gönderiliyor; beslenmesi, güçten düşmemesi ve enerjik kalması için deneyler yapılıyor, ilaçlar hazırlanıyor. Nasim’in bu yarışı kazanması Afganlar için bir umut demek. Bu nedenle kazanmasını istemeyen insanlar da az değil. Nasim’in casus olduğu düşünülüyor, ona yarışı bitirmesi için büyük paralar teklif ediliyor, doktorlara rüşvet veriliyor. Karısının hastane masraflarını karşılamak için insanlık dışı bir yöntem deneyen bu sıradan adamın etrafında, koskoca politik bir mücadele dönüyor aslında.
Bir yanda da Nasim’le fotoğraf çektirmeye gelen, bisikletinin arkasına atlayıp kameralara poz veren, Nasim için sloganlar atan, alkışlayan bir halk var. Ortada toplumsal bir dayanışma olunca insanların duygularını manipüle etmek de kolaylaşıyor, eğreti duran vaizler çıkıyor ortaya.
“Gerçekten bahtiyar ve umut doluyuz.”
Bir insanın acizliğinin ve çaresizliğinin bu denli sömürüldüğü bir gösteride Nasim ne haldedir? Dış dünyaya kulaklarını kapamıştır Nasim. Bisikletin üzerinde yer, bisiklet üzerinde içer, tuvaletini yapar, telefonla bile bisikletin üzerindeyken konuşur. Bahisler arttırılıp para kazanıldıkça, Nasim’in karısı iyi bir odaya alınır, solunum cihazı bağlanır, serum takılır, güzel ve sıcak yemekler yer. Nasim halüsinasyonlar görmeye başlar, uykusu gelir, düşmemesi için tokatlanır, başından aşağı su dökülür. Bazen düşer bisikletten, arkadaşı hemen onun yerini alır. Bisikleti zarar görür, başkasının bisikletiyle devam eder. Bu Afgan mülteci yarışa devam ederken her pedal çevirişinde bir şeyleri değiştirir. İki Afgan işçi günlüğü 30 tomana çalıştırılırken, bu ücret bir anda 200 olur, 300 olur, 400 olur.


Makhmalbaf’ın abartılı bir dışavurumculukla çektiği filmde kullandığı metaforlar, kasvetli atmosfer, konuyu tekdüzelikten çıkarıp böylesine ustaca işleyiş şekli, dönemin İran’ının gerçekçi bir portresini çiziyor. Sefalet, işsizlik, yozlaşma ve ahlaki çöküş Nasim’in küçük bir alanda çizdiği daireler içinde alegorik bir tarzda anlatılıyor. İnanç, toplumsal değerler, insanlık ve idealizm Nasim’in dışındaki dünya için hiçbir şey ifade etmiyor. Makhmalbaf, motorsikletli adam ve Nasim’in hiç durmadan çizdiği daireler arasına alıyor izleyiciyi. Bu devinimin içinde ahlak, etik, inanç ve değerler üzerine felsefik sorgulamalar yaptırıyor. Varılan netice, Nasim’in ulaştığı noktadan farklı değil.
Nasim’in yarışı kazanıp kazanmadığının bir önemi yok. Makhmalbaf’ın kulak tırmalayıcı müzikler eşliğinde resmettiği arada kalmışlık, birey-toplum arasına sıkışmışlık filmin sıkılgan havasında sorgulamaların sonunu getirmiyor. İnsan özünü, iyisiyle-kötüsüyle ele alış şekli, bir de bunu hiçbir yere ait olmayan birinin gözünden yapıyor oluşu filmi izlememiz için yeterli nedenler.

Bir çemberin etrafında dönen Nasim sefalet içinde yaşayanların simgesi ve umudu hâline gelir. Zaten bahis konusu olan Nasim'in sırtından para kazanacaklar da artmıştır. Özellikle bir çemberin etrafında dönen insan figürü, her gün dönen dünyaya ayak uydurmaya çalışan, yaşamak için uğraşan insanı temsil ediyor. Nasim'in azmine hayran olmamak elde değil.
İran sineması deryadır. İçine bir girince ölmüşten beter olursunuz.

Nasim, tek kişilik bir sirkte tam bir hafta pedal çevirmesi gerekir. İddialar yapılır, kimisi gelir kendisinin Afgan olması sebebiyle ajan olduğunu söyler kimisi de kendisinin toplumun değişmesi için ortaya çıkması gereken kahramanlardan birisi olduğunu söyler. Söylerler de söylerler... Nasim'in aklında sadece ailesi vardır. Baba ve oğul ilişkisi görülmeye değer.Çocuğun karanfil getirdiği ve son sahnelerde babasının uyumaması için üzerine su döktüğü, bağırıp çağırarak tokatladığı sahne ile hafızamıza bir daha hiç çıkmamak üzere emin olun hafızalara kazınır. Müzikleriyle, atmosferiyle tam bir karamsarlığın, sefaletin ve fakirliğin içine çeken film.

Yoksulluk ve sefalet yüzünden insanların intihar etmek için kafalarını hareket etmek üzere olan kamyonların tekerleklerinin altına uzanıp, intihar etme girişimiyle sürüp giden İran'da ki hayattın portresi çizen, başlarda yoğun bir karamsarlık içermesine rağmen ilerleyen bölümlerde bütün yoksulların Nesim karakteri üzerinden yüceltilmesiyle hala umut olduğu inancına varan film.

Film İran'daki sefalete, sağlık sistemine, hukukun yokluğuna, mültecilerin şartlarına,issizliği,gözetlenmeyi, paranoyak ve propagandacı devlet kurumlarına vs. çok ciddi siyasi eleştiriler içeriyor, fakat muhtemelen dönemin sansür kurulu türü kurumları kör gözüne parmak açıklığında olmadığı için bu sert eleştirle birlikte inceden inceye mesajları ve tasvirleri kavrayamayıp yayınlanmasına izin vermiş. Bu yüzden yoksulluğun ve çaresizliğin çok güzel bir portresini çizen film İran sinemasının kült filmlerinden. 
                                                            


                                         Filmi İzlemek İçin Tıklayın

17 Ağustos 2017 Perşembe

Elma - Sib - The Apple Filmi

  • Elma - Sib - The Apple Filmi


Daha 17 yaşında yönetmenlik deneyimini ilk uzun metraj “Elma” filmi ile yaşayan ve İran Yeni Dalga'da etkili bir dişli ve bir dizi film yapımcısının bir parçası olan Samira Makhmalbaf 1998 Cannes Film Festivali’ne katılan en genç yönetmen oldu. İran’da Naderi ailesinin hikayesini bir gazete makalesinde okuyup etkilenen Makhmalbaf’ın henüz 18 yaşındayken, babası Mohsen Makhmalbaf’ın “ Sokout ” filminden kalan negatiflerle çektiği, kurmaca ve belgeselin harmanlandığı bir film.Filmin çoğu kahramanı, oyuncularının gerçek hayatlarından esinleniyor. Makhmalbaf, dokümantasyon tarzında izolasyon altında yetişen çocukların incelikli dünyasına göz atıyor. Gerçek hayatta olan çocukların evlerinin dışındaki dünyayla ilk çekişmelerine eş zamanlı olarak 12 yaşındayken topluma giren iki çocuğun hayali gerçekliğini filme çekiyor.Yasakların herhangi bir davranışı ne kadar engelleyebileceğini sorgulayan bir yapım.

Kilitli olduğu kapının demirlerinin arkasından saksıdaki çiçeğe su vermeye çalışan küçük kızın görüntüsü ile başlayan film sosyal yardım bürosuna gönderilmek üzere hazırlanan bir dilekçenin yazımı ile devam eder. Tahran’daki yoksul bir mahallede on iki yıl boyunca; işsiz ve yoksul yaşlı babaları ve görme engelli anneleri tarafından, kızlarını evlendirene kadar evden çıkmamaları gerektiğini, kızların değerli malları olduklarını savunan köhne bir düşünce ile, kızların erkekleri ve kendi cinselliklerini keşfetmelerinin önüne geçme arzusu ve görme engelli olan anneninde dışarı çıkamadığından,başlarına bir şey gelir korkusuyla ev hapsinde tutulan Zehra ve Masume'nin hayatlarından endişe duyan mahalle sakinleri bu uygulanan zalimce uygulamaya karşı dayanamayıp, durumun vahametini yerel sosyal yardım yetkililerine bildirmek için bir dilekçe yazarlar. Çocukların tutsak olduğunu haber verdikten sonra aileyi kontrol gelen yetkililer, gerçekten ailede zalimce bir durum olduğunu fark ederler ve bir soruşturma başlatılır. Bu şikâyet dilekçesinden sonra sosyal yardım bürosu yetkilileri Zehra ve Masume'yi Sosyal Hizmetler Müdürlüğü'ne götürür. Dedikodular yayılır ve kızların çektiği eziyet yerel basın tarafından haberleştirilir. Zehra ve Masume Sosyal hizmet uzmanları tarafından dış dünyayla ilk kez yüzleşmek için serbest bırakılır. 12 yıldır dışarı çıkmayan, yıkanmayan ve bu yüzden iletişim ve toplumsal rol bakımından problemler yaşayan kardeşler aile ve sosyal hizmetler arasında kalacaktır. Kimseyi yargılamadan, iki kardeşin dış dünyayı keşfetme sürecinin anlatıldığı ve bu sürecin bir meyveyle, elmayla özdeşleştirildiği, büyük çoğunlukla oyuncuların kendilerini oynadığı çoğu zaman ailenin bir yakını tarafından gelişi güzel çekilmiş kadar gerçekçi bir hal alıyor.Kızlar gerçek dünyaya doğru hem acı hem de tatlı bir yola koyulurken, mahalleli ateşli bir tartışmaya dalar. Kiz arkadaşlar edinen ve ilk kez dolaşan kızların masumiyeti, talihsizlik ve din köktendinciliği ile neredeyse hiç eğitim görmeyen, gerçekten fakir bir aile hakkında çok dramatik bir hikayenin ruh halini aydınlatıyor.Bu film hakkında daha ilginç olan, kimseyi yargılamadan bir hikayenin naif bir dille anlatılmaktadır. Kızlar ebeveynleri tarafından kilitli kaldıklarına göre, babası asla gerçek bir kötü adam gibi gösterilmedi.
Yönetmen : Samira Makhmalbaf
Senaryo : Mohsen Makhmalbaf , Samira Makhmalbaf
Yapımcı : Mohsen Makhmalbaf , Iraj Sarbaz
Görüntü Yönetmeni: Mohamad Ahmadi ,Ebrahim Ghafori
Kurgu: Mohsen Makhmalbaf
Yapımı : 1998 - Fransa , İran
Tür : Dram
Süre: 86 Dak.
Yapımcı Firma: Hubert Bals Fund
Orijinal Dil: Persçe
Orjinal ismi: Sib / The Apple                                                               Oyuncular :
IMDB: 7,3                                                                                            Massoumeh Naderi: Massoumeh
Ödüller:                                                                                               Azizeh Mohamadi: Azizeh
1998 BFI Sutherland Kupası                                                                Ghorban Ali Naderi: Baba
1998 LOCARNO FIPRESCI–Mansiyon                                                Zahra Naderi: Zahra
1998 THESSALONİKİ Mansiyon                                                          Zahra Saghrisaz 
1998 VALLADOLİD Genç Jüri Ödülü
Kadın ve Yasak Meyve: Sib (Elma)
İşsiz bir baba ve kör bir anne, 11 yaşındaki ikiz çocukları Zehra ve Masume’yi evde kapalı tutuyorlar. Bu çocuklar hayatları boyunca dışarıya hiç çıkmamış, insan yüzü görmemiş, sokakta oynamamışlar. Ailenin komşuları ise bir yerden sonra bu duruma el atmak gerektiğini düşünüp Sosyal Güvenlik’i çağırıyorlar ve böylece ailenin durumu duyuluyor, haberlere konu oluyor. Bu bahsettiğim, Sib’in olay örgüsü değil yalnızca; gerçeğin ta kendisi. Samira Makhmalbaf, “hem belgesel hem kurgu” diye nitelendirdiği bu filmini, haberi görmesinden dört gün sonra hikâyenin gerçek karakterleri ile çekmeye başlıyor.
Filmin açılışında neredeyse çürümekte olan ama bir yandan da hayata tutunmaya çalışan bir çiçek görüyoruz. Evde hapis olan kız çocuklarından biri bu çiçeği sulamaya çalışıyor; ama önündeki parmaklıklardan ötürü bu işlemi doğru düzgün yapamıyor. Bu sahnedeki çiçek ile çocuklar arasında benzerlik kurmak mümkün. Çiçek, aradaki parmaklıklar yüzünden kendine gereken suyu, besini tam olarak alamadığından solmaya yüz tutmuş; çocuklar da hapis oldukları için kendilerine gereken insani besini (örneğin diğer insanlarla etkileşim) almamışlar ve bu yüzden de tam gelişememişler. Çocukların gelişimlerini tamamlamadıklarını anlamak ise hiç güç değil çünkü ne yürüyebiliyor ne de konuşabiliyorlar.
Baba da çocuklarını birer çiçeğe benzetiyor filmin ilerleyen dakikalarında. “Babalara Öğütler”den bir pasaj alıntılayan baba; kız çocuklarının birer çiçeğe, erkek çocuklarının ise güneşe benzediğini, fazla güneş gören çiçeklerin çürüdüğünü bu yüzden çocuklarını erkeklerden korumak için eve kilitlediğini söylüyor. Filmde aslında bu düşünceye oldukça paralel olan bir sahne de var. Parmaklıkların ardında gösterilen Zehra ve Masume’den sonra kamera güneşe kayıyor; ama onun da tellerin ardında kaldığını yani onun da bir çeşit mahkûm olduğunu görüyoruz. Bu toplumda mahkûm olan bireyler sadece Zehra ve Masume (ya da onların aracılığıyla bütün kadınlar) değil çünkü sistem, erkeklerin hareketlerini de sınırlandırıyor ve özellikle kadınlarla olan ilişkilerini bir kalıba sokuyor. Babanın verdiği örnek üzerinden düşünürsek erkek çocukları neyin günah olup olmadığını düşünerek hareket etmeli, kadınlara uzun uzun bakmamalı, kız çocuklarıyla oyun oynamamalıdır. Babayı da bir erkek olarak düşünüp onunla güneş arasında bağlantı kurarsak onun da var olan ideolojilerce şekillendirildiğini ve sistemin kurbanı olduğunu görüyoruz. Çocuklarını hapseden bir babadan bahseden bu filmde babanın bir “canavar” olarak resmedilmesini bekleyebilirsiniz; ama filmi izlerken babanın hâline üzülüyorsunuz çünkü o da bir piyondan başka bir şey değil bu toplumda. Doğru düzgün eğitim almayan ve alsa bile normlar dışına çıkması mümkün olmayan bu baba, çocuklarının ve ailesinin durumu yüzünden kahroluyor ama yapabileceği pek bir şey de yok aslında.
Güneş, eril bir simge olmasının yanı sıra verdiği ışık sebebiyle “aydınlanma”yı da çağırıştırıyor; bu sebeple güneşle bilim, bilgi ve bilinç arasında ilgi kurabiliyoruz. Filmdeki bilgi ve bilinci “kendini bilme ve tanıma” olarak alabiliriz. Zira bu konuda bir simge daha kullanılıyor filmde: ayna. Sosyal Güvenlik görevlileri tarafından Zehra ve Masume’ye verilen aynalar, onların kendilerini görmeleri ve tanımaları yolunda bir adım. Dış dünya ile pek bir bağlantısı olmayan bu bireyler en azından aynaya bakarak kendilerinin farkına varacak ve böylelikle de bir şeyler merak etmeye ve öğrenmeye başlayan varlıklarını duyumsayacaklardır. Önce belirttiğim gibi bu güneşin tellerin arkasında yani bir çeşit hapisteymişçesine gösterilmesinden ötürü bu çocuklar ve onların simgelediği kadınlar ve hatta genel olarak bu toplumdaki bütün bireyler açısından baktığımızda onlara dayatılan ideoloji sebebiyle bu bireylerin hiçbirinin öz bilinci olmadığını görüyoruz. Bu insanların hiçbiri bilgiye tam olarak ulaşamıyor ve dinî kısıtlamaların dışına çıkıp mantıklı bir hareket sergileyemiyor.
Bilgiden bahsetmişken filmdeki elma simgesine değinmemek olmaz. Filme ismini veren elma, yaratılış hikâyesine bariz bir gönderme. Dinî metinlerde yalnızca “meyve” olarak geçse de elma, “iyiyi kötüyü bilme ağacı”nın meyvesidir dolayısıyla bilgiyi ve bilgeliği simgeler. Tanrı bu meyvenin yenmesini yasaklamış olsa da Adem ile Havva, Şeytan’ın yönlendirmesi ile bu meyveyi yer, “gözleri açılır” ve bilgiye kavuşurlar. Bu filmde Zehra ve Masume’nin canı hep elma çekiyor ve film sırasında pek çok sahnede onları bir elmanın peşinden koştururken görüyoruz. Filmin sonunda da çocukların annesini (onların evde tutulmasının asli sebebi olarak gösterilen ve bilgiden en uzak olan karakter) bir elmayı yakalarken görüyoruz. Buradan bakıldığında film oldukça optimist bir bakış açısı ve son sergiliyor. Bilgiden, kendini bilmekten böyle uzak olan bir topluma ve bu toplumda sürekli ezilen, kısıtlanan, herhangi bir konuda bilgi edinmek şöyle dursun kendi varlıklarının bile farkına varamayan kadınlara birer lokmalık bilgelik sunarak onları özgürleştirmek mümkün kılınmış filmde; oysa biliyoruz ki filmin sonunda çocuklar dışarıda koştursa da ve babaları onları bir daha eve kilitlemeyecek olsa bile bu çocukların özgür olduğunu veya olabileceğini düşünmek ütopyadan başka bir şey değil. Sosyal Güvenlik görevlisi “Çocuklarını buraya hapsetmişsin, onlar hiçbir şey öğrenemiyorlar bu yüzden iyi birer eş olamayacaklar, nasıl evlenecek bu çocuklar,” diye soruyor örneğin babaya ve çocuklara kendilerini keşfetmeleri için birer ayna sunarken bir de tarak veriyor onlara. Babayı çocuklarını hapsetmekle suçlayan bu devlet ve otorite temsilcisi de çocuklara birer hapisten başka bir şey sunmuyor aslında. “Kadınsın, süslenip güzel olmalı ve evlenmelisin, işte o kadar,” diye düşünmek de kilit altında tutulmaya neredeyse eş değer olan bir kısıtlama ve mahkûmiyet.
Son olarak çocukların elma kovaladığı ve annenin elma yakaladığı sahneyi tartışmak istiyorum. Bu sahnelerde beş ila on yaşlarında bir erkek çocuğu, elindeki bir sopaya ip ile bağladığı elmayı sallayıp duruyor. Çocuğun anne ile olan sahnesine baktığımızda çocuk; elindeki sopasıyla yukarıda, evinin penceresinde oturuyor ve elmayı aşağıdaki anneye sarkıtıyor. Elindeki bir olta sanki ve anneyle oynuyor. Çocuğun yukarıda oturması ve erkek olması sebebiyle kendisini hemen “göklerdeki babamız” ile özdeşleştirebiliyoruz. Zira tanrı bu “iyiyi kötüyü bilme ağacı”nın meyvesini ve bilgiyi kendisi yaratmış ve yenmesini yasak etse de onu insanın önüne sunmuştur. Öte yandan bu çocuğu Şeytan olarak da düşünebiliriz çünkü Havva’yı meyveyi yemesi ve bilgiyi elde etmesi için -elinde bir sopayla olmasa da- yönlendiren odur. Dinî alt metni bir kenara bıraktığımızda ise burada kadına ve kadınlığa dair yıkıcı bir görüntü çıkıyor ortaya. Sopa, şekli dolayısıyla o çocuğun erkekliğini simgeliyor ve bu sopa da bilgiyi simgeleyen elmayı tuttuğu için bu toplumda bilginin kimin elinde bulunduğu anlaşılıyor. Buradaki kadınlar da (özellikle anne) bilgiyi tam olarak alamıyor bu yüzden, önlerine sarkıtılan bir ip aracılığı ile ona dokunabiliyorlar sadece. Kadın ve erkeğin bu toplumdaki yerini de yansıtmış oluyor film bu sahne ile. Beş yaşında olsa bile bir erkeğin yeri yukarıdadır, kendisi kadından üstündür ve aşağıdaki yaşlı başlı, kör bir kadını bile elindeki oyuncağıyla oynatabilir.  (Melis Baysal)


                                     Filmi izlemek için tıklayın